|
|
comments (0)
|
DÜZELTİCİVE ÖNLEYİCİ FAALİYETLER, ÖZEL HAYATIMIZDAKİ YERİ
Düzeltici ve Önleyici Faaliyet : ISO eğitimlerialanlar ve uygulanan firmalarda çalışanlar ve yöneticileri bilirler, Kalite Yönetim Sistemi kapsamındafirmada uygulanmakta olan bütün süreç ve faaliyetlerde ortaya çıkanuygunsuzlukların tekrarını önlemek, uygunsuzluğa neden olan kaynakların tespitedilerek alınacak faaliyetleri planlamak, takip ve talep etmek, alınanfaaliyetlerin izlenmesi ve sonuçlarının takip edilmesi için ilgili yöntem,sorumluluk ve yetkileri tanımlamaktır.[1]Bu bağlamda bazı terimleri açıklamakta yarar vardır.
UYGUNSUZLUK : Kuruluş müşterileri ve diğer ilgilitaraflar için dikkate alınan ihtiyaç ve beklentilerin yerinegetirilememesidir. Firmada uygulanmakta olan ISO 9001:2000 Kalite YönetimSistemi standart elemanlarının uygulanması ve Kalite Yönetim Sistemi ile ilgilikayıtların tutulması sırasında tespit edilen aksaklıklar da bireruygunsuzluktur.[2]
DÜZELTİCİ FAALİYET : Çeşitli bilgi kaynakları ile tesbit edilenuygunsuzluğun, sebebini ya da istenmeyen diğer durumları yok edebilmek için,yapılan faaliyet ya da faaliyetlerdir. Düzeltici faaliyet, uygunsuzluğuntekrarını önlemek için başlatılır.[3]
ÖNLEYİCİ FAALİYET : Firma bünyesinde uygulanmakta olanfaaliyetlerde oluşabilecek potansiyel uygunsuzlukların önlenmesi için,başlatılan faaliyet yada faaliyetlerdir.[4]
İYİLEŞTİRİCİ GELİŞTİRİCİ FAALİYET : Firma bünyesinde uygulanmakta olanfaaliyetlerin, proseslerin, ürün performansının ve Kalite Yönetim Sistemisüreçlerinin iyileştirilmesi, ürün kalitesinin yükseltilmesi ve süreçperformansının arttırılması için alınacak faaliyet yada faaliyetlerdir. İyileştirici-geliştiricifaaliyet, yürütülmekte olan bir faaliyetin daha iyi yapılabilmesi için açılır;iyileştirici-geliştirici faaliyet açılması için, bir uygunsuzluk olmasıgerekmez.[5]
Burada amacımız insanlara firmalarda uygulanansistemler hakkında bilgi vermek değildir. Firmalarında Kaliteye ve Müşteriyedeğer veren yöneticiler bu eğitimleri alıyorlar ve uyguluyorlar. Bazı firmalaryılda 2 bazıları ise yılda 1 kez dış veya dış denetimle uygulamaları gözdengeçiriyorlar.
Amacımız; hayatımızda bu faaliyetleri nasılyapıyoruz veya yapmalıyız. Hayat kalitemizi nasıl yükseltmeliyiz. Bizim içintamamı müşteri olan aile çevremiz, akrabalarımız, komşularımız, içindeyaşadığımız şehir, ülke ve hatta dünyaya karşı nasıl olumlu davranışlardabulunabiliriz. Devlete karşı vatandaşlık görevlerimizi nasıl hatasız yerinegetirebiliriz.
Aslında yaratılışımızın gayesi, ahretin tarlası olanimtihanımızı nasıl eksiksiz verebilirizi anlamaktır. Bu konuya biraz anlamkatmak ve kurumsal kültür ile manevi değerlerimizi oluşturan İslami kimlikarasında nasıl bir bağlantı kurabiliriz ki, yaptıklarımız yapacaklarımızınteminatı olsun.
Şimdi sondan başa doğru bir irdeleme yapalım.İyileştirici Geliştirici Faaliyet : İnsanlığın gelişmeye ve ilerlemeye ihtiyacıvardır. İnsanlığın başlangıcından bu yana süregelen gelişmeler ve ilerlemelerbunu ispat etmektedir. Öğrendiğimiz her şeyin üzerine bizler de bir şeyler koyabilmeliyiz.Dolayısı ile öğrenmeyi sürdürmeliyiz. Bunu yaparken sadece kendimize değiletrafımıza da aynı öğretmeyi uygulamalıyız ki verim artsın.
Düzeltici ve Önleyici Faaliyet: Burada iş birazdetaylanmaktadır. Bu konu iki yönlü algılamalı ve ona göre değerlendirmelidir.Birincisi sosyal olarak kendimize ve etrafımıza karşı olan sorumluluk, İkincisimensup olduğumuz İslam dininin emirleridir. Aslında her iki konunun ortak yönüinsanlık için kullanılmasıdır. Buna,emr-i bil-maruf nehy-i ani’l-münker denilmektedir. Yani, iyiliği emretmek,kötülükten sakındırmak. Buna duyarsız kalınamaz. Kalınmamalıdır.
Bunu Rabbimiz Yüce Kitabımız Kur’anda şöyleaçıklıyor. " İçinizden, insanları hayra çağıracak iyiliği emredipkötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun..."(Al-i İmran Sûresi,104) Kendini sorumlu hisseden, bir şeylerin farkında olan,mesuliyet duyguları körelmemiş insanların bu çağrıya kulak vermeleri üzerlerinevazifedir.
Yukarıda ilk maddede belirttiğimiz uygunsuzluklarınortaya çıkması beklenmemelidir. Uygunsuzluklar topluma ve insanların şahsihayatlarına zarar vermektedir. İslam dini bu meseleye tüm zamanları kapsayacakderinlikte ve anlamda yaklaşarak emirler ve yasaklar koymakta veuygunsuzlukların meydana gelmesine müsaade etmemektedir. Haram ve helallerböyle algılanmalı ve sorumluluk bilici ile bizden istenenler öğrenilmeli, doğruanlaşılmalı ve uygulanmalıdır.
Uygunsuzluk ortaya çıkması durumunda ise tevbe kapısı açıktır. Tevbe;dönmek, pişman olmak demektir. Yani, İslam dininin emir ve hükümleri dahilinde,haram ve yasak olan şeyleri terkedip, helâl ve mübah olan şeyleri yapmakdemektir. Kulun işlediği günahlardan dönerek tevbe etmesi ve Allah-u Zülcelal tarafından af ve mağfiret edilmesi, dil ile kalbin birliktepişmanlık duyarak tevbe etmesine bağlıdır.
Sadece diliyle tevbe edip, kalbinde günahına devam etme yönünde birmeyil olursa bu tevbe yalancıların tevbesi olur ki Allah-u Zülcelal'in bu şekildeyapılan tevbeleri kabul etmesi mümkün değildir.
Tevbe hem dil ile hem de kalp ile yapıldığı zaman ve bunun yanında dahaönceden yapılmış günahlara düşmemeye azmedilmesi, tevbe eden kişinin tevbesininkabul olunmasının en büyük alametlerindendir. Çünkü Allah-u Zülcelal ayet-ikerimede şöyle buyurmuştur: "Ey iman edenler! Hepiniztoptan Allah'a tevbe ediniz, umulur ki kurtuluşa erersiniz." (Nur; 31)
Diğer bir ayet-i kerimede de şöyle buyrulmuştur: "O (Allah) kullarınıntevbesini kabul eden, kötü hareketlerini bağışlayandır." (Şûra; 25)
Allah-u Zülcelal, günahkar kulunun tevbesini kabul etmekten öte bundanmemnun olur, sevinç duyar. Allah-u Zülcelal'in tevbe edenler için sevinmesi,çölde yiyeceğini ve bineğini kaybeden kimsenin onları bulmasından ötürü sevinmesindendaha büyüktür. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-işerifte şöyle buyurmuştur: "Allah-u Zülcelal gündüz günah işleyenlere tevbe etmeleri için gecekudret elini uzatır. Gece günah işleyenlere, tevbe etmeleri için gündüz kudretelini uzatır. Bu durum güneş batıdan doğuncaya kadar, devam eder." (Müslim,Tevbe:31)
Diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurmuştur; "Göklere kadaryükselen günah işleseniz de sonra pişman olsanız, Allah-u Zülcelal tevbenizikabul eder." (Tirmizi: 3540)
Bütün bu zikrettiğimiz ayet ve hadislerden de anlaşılmaktadır ki tevbefarzdır. Her ne olursa olsun, şüphesiz Allah-u Zülcelaltevbeleri kabul edendir. Tevbesiz ölmek, imansız gitmeye sebep olabilir. Hz. Ali radıyallahu anh şöyle buyurmuştur: "Tevbe etmek farzdır.Fakat tevbeyi gerektiren şeyleri terk etmek ondan önce farzdır."[6]
İnsanoğlu kendi kusurunu görmeli ve tevbe etmelidiryani uygunsuzluktan kurtulmalıdır. Uygunsuzluklar içinde bulunan diğerinsanlara ise güzelce nasihat etmelidir. Ancak bu anlayışla toplum huzur bulur,iç ve dış barış sağlanabilir.
Ahmet TÜRKAN
ahmetturkan@gmail.com
[1] http://www.kaliteofisi.com/makale2/activenews_view.asp?articleID=76
[2] Makale devamı.
[3] Makale devamı.
[4] Makale devamı.
[5] Makale devamı.
[6]http://www.tevbekapisi.com/yazi_ayrinti.php?yazi_no=508
|
|
comments (0)
|
İcaz-ı Kur'ân disiplini, Kur'ân-ı Kerim'in Allahkelamı olup, benzeri bir söz söylemenin beşer takati haricinde olduğunuispatlamaya çalışır. Kur'ân-ı Kerim'de müteaddit âyetler, Kur'ân'ınAllah'ın vahyi ve Hz. Muhammed (sav)'in O'nun resulü olduğundan şüpheeden edipleri Kur'ân'a benzer bir söz söylemeye çağırır. Bu meydanokuma (tehaddi) gerek Asr-ı Saadette, gerek o asırdan beri günümüzekadar devam eden zaman boyunca cevapsız kaldığından Kur'ân'ın i'cazıortaya çıkmıştır. İ'caz ile meşgul olan âlimlerimiz onun mucizevîözelliğini, esas itibariyle belagatinde aramışlardır. Belagat, hâlingerektirdiğine uygun söz söylemek demek olup, güdülen maksada, enetkili bir ifade ile ulaşmayı hedefler.
Beliğkelamın özelliklerini ortaya koymak için 'Beyan', 'Bedî', 'Meânî'ilimleri geliştirilmiş, kelamlar bu ilimlerdeki kıstaslara göredeğerlendirilmişlerdir. Fakat belagatin geçerli sübjektif kıstasının,zevkedilip anlatılması zor olan bir özellik olduğunu unutmamak gerekir.
İyibir dil ve belagat öğrenimi görüp, büyük bir tecrübe birikimine sahipolanlar bile böyle derse, Arap Edebiyatına vakıf insanların hayliazaldığı bir ortamda Kur'ân belagatini kimlerin anlayıp zevkedeceğisorusu kaçınılmaz olacaktır.
Daha önceki dönemde, Kur'ân'ınbelagatini anlama işinde Arap olmayanlar Araplara istinad ediyorlardı.Yani diyorlardı ki: Her ne kadar biz Arap Edebiyatına vakıf değilsek deKur'ân'ın Arapça kelamlar içinde eşsiz olduğu ve onun ifade tarzına,üslubuna ulaşan bir kelam bulunmadığı Araplarca bilinmekte veanlaşılmaktadır.
Fakat şimdi Araplar da edebî zevkten, Arap dilive belagatının imkânlarından, Arap ifade üslûplarından uzaklaşıncaKur'ân belagatini takdir etmekten aciz olduklarını söylemektedirler.Hatta bu sebepten ötürü, Kur'ân'ın i'cazını anlamanın başlıca yolunun,ondaki gaybî haberleri, fennî keşiflere yapılan işaretleri de gözönünde bulundurarak zamanın bütün kitapları aşındırmasına rağmenKur'ân'ı eskitemediğini görerek, bu harikulade vasfın, ancak Allah'ınvahyedilen kelamı olmasıyla izah edilebileceğini göstermek olduğunusöyleyen birçok Arap görmüşümdür. Bu fikre büyük ölçüde benim dekatıldığımı ifade etmek isterim. Üstad Bedîüzzaman Saîd Nursî de i'cazıher yönü ile anlatmaya çalışmış, nazım ve belagat cihetinin yanında,bilhassa câmiiyyet, şebabet, beşer ihtiyacına kifayet, fennî keşifleredair ihbarat yönleri üzerinde de durmuştur.
Fakat biz bu yazıdaonun, i'cazı anlatırken kullandığı kendisine mahsus bir üsluba vediyalektiğe dikkat çekmek istiyoruz. Asrımızda yaşayan Müslümanlar,Türk, Arap, Acem.. bütün Müslümanlar bu üsluba oldukça muhtaçgörülmektedirler. Zira Kur'ân'a dair çok şüphe ortaya atılmaktadır.Öyle ki onun i'cazı bir tarafa, Allah katından geldiği meselesi bileinkâr edilmekte, bu hususta mü'minler arasında birtakım şüphelerkasıtlı olarak yayılmaktadır.
Kur'ân'daki mevzuların beşerîeserlerdeki konulara benzemesi, ondaki ifade tarzlarının beşerinifadeleri gibi olması, objektif ve önyargısız bakılması halinde bununböyle anlaşılacağı, hatta anlatımda zaman zaman insicamın kaybolduğu,konudan konuya geçildiği, netice itibariyle insanlardan nice akıl,fikir ve ilim sahiplerinin de Kur'ân'ın Allah kelamı olduğunu kabuletmedikleri, hatta çok Müslümanların da İslâm'ın istediği tarzdaKur'ân'ın ulviyetini anlamayıp şüpheler içinde yuvarlandıklarını ilerisürmektedirler.
Bu sualler şeytanın, 20. asırda yaşayanMüslümanların, genel olarak tüm insanlığın önüne koyduğu tuzaklar olupgerçekten birçok kimse, bu suallerin ağırlığı altında ezilmişlerdir.Fakat Üstad Bedîüzzaman, bu sualleri öylesine tahlil edip ele almıştırki onların tutarsız olan taraflarını ortaya koymuş; gerçek sualolmayan, tuzak sualleri tersine çevirerek, şeytanın kemendini kendibaşına dolamıştır. Neticede şeytanın, i'cazı reddettirmek için vasıtayapmak istediği o soruları, Kur'ân'ın Allah kelamı olduğunu ispatagötüren yollar haline getirmiştir. Ayrıca bunlar dil ile ilgili konularolmadığından, Arapça bilmeyi gerektirmediğinden, konuları kavramayı herdilden insana mümkün kılmıştır.
Bu sual ve cevaplar onunbaşından geçen bir hayalî vakada cereyan ettiğinden, yaşanmış birtecrübe kuvvetini ve heyecanını da dile getirdiğinden, oldukçaetkileyicidir. Camide huşu içinde Kur'ân dinlerken şeytan bu şüpheleri,suret-i haktan görünerek ufaktan ufağa ilka etmiş, cevaplarını aldıkçasepetindeki bütün pamukları dökmüş, sonunda süklüm püklümuzaklaşmıştır. Şeytanın vesvesesini reddetmesinden hemen sonra, yapılantartışmayı mücmel olarak Lemeat'da yazdı. Öyle anlaşılıyor ki istifadeedenin daha yaygın olması için bu sefer biraz daha tafsilatlı olarak,on yıl sonra, yazdıklarını genişleterek istifadeye sundu.
Bunlarımüellif, soru cevap tarzında şeytanla ciddi bir tartışma suretindeyazmıştır ki bunun, ilgi çeken, şevk veren bir üslup olduğu malumdur.Şimdi bunu bir değerlendirme şekline dönüştürüp monoton bir tarzdabenim endirekt bir üslupla anlatmam sıkıcı olacaktır. Bilindiği üzereokuyucuların ilgisini çekmek için monoton bir fikir serdi, zaman zamanyazarlar ve hatipler tarafından sual-cevap haline getirilir. Bu konuise, zaten aslında sual-cevap tarzında te'lif edilmiştir. Onun için benendirekt üslup yerine, direkt üslubu kullanacağım. Sadece özetleyipsadeleştirmekle yetineceğim. Ta ki tartışma heyecanını değerlimuhataplarım seyretme imkânı bulabilsinler.*
Şeytan şöyle dedi:
-SenKur'ân'ı pek üstün, çok parlak görüyorsun. Tarafsız düşün, yani bir debeşer kelamı olduğunu farzet. Acaba o meziyetleri görecek misin?
Gerçektenben de ona aldanıp beşer kelamı farzettim. Gördüm ki: Nasıl meselâBayazıt'ın elektrik akımı kesilince ortalık karanlığa düşer. Aynen onungibi böyle bir bakış ile Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı.O vakit anladım ki benimle konuşan şeytandır. Beni vartayayuvarlandırıyor. Kur'ân'dan medet istedim. Birden kalbime bir nurgeldi, güçlü bir müdafaa kuvveti verdi. Şeytana dedim ki:
-Eyşeytan! Tarafsız muhakeme iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbukihem senin, hem insanlardan olan maiyyetinin uyguladığınız tarafsızlık,aykırı tarafı tutmaktır. Muvakkat bir dinsizliktir. Çünkü Kur'ân'abeşer kelamı diye bakmak, aykırı tarafı esas tutmaktır. Bâtılıbenimsemedir.
Gerçekten bu noktada insan, tarafsızlık aşkınaşeytana aldanabilir. Oysa hakla bâtıl konusunda tamamen tarafsız olmakmakul olmaz. Meselâ kainat vardır ve bunda kudret, ilim, sanat, hikmet,irade her taraftan tezahür etmektedir. Bunlar da bu nizamın birYaratıcı'sı olmasını gerektirir. Şimdi en basit bir masanın, bir saatinbile ustasız olamayacağını hayat boyunca tecrübe edip bilirken, bunlarhakkında ustanın varlığı ile yokluğunu eşit durumda düşünmezken, ondanyüzlerce defa daha harika olan kainat nizamını incelerken, tarafsızmuhakeme adına, Yaratıcı'nın varlığı ile yokluğunu müsavi saymak, aslamakul olamaz. Şu halde, bütün tecrübe ve gözlemimiz Yaratıcısınınvarlığı yönünde olduğundan, bu yönde delil varsa, onlar da öbürdelillere eklenmelidir. Yokluk tarafına delil olursa, ancak o durumda odelil üzerinde düşünmelidir.
Keza Kur'ân muazzam bir eserdir.Kâinatın Yaratıcısı'na layık bir açıklamadır. On dört asırlık tecrübede bunu göstermiştir. Zira ona uyanlar manen ve maddetenyükselmişlerdir. Böyle olunca ve bizim ferdî gözlem ve değerlendirmemizde genel kanaate uyuyorsa, bu taraf ağır basmalıdır. Gerekçesiolmaksızın, olumsuz tarafı tutmak menfiliktir, münkirliktir. Faraza onalayık olmayan yönler bulunursa, ancak o takdirde, bu delildeğerlendirmeye katılmalıdır. İşte bir kere de böyle yapınca, göğelayık olan ve gökte bulunan yıldızı yere indirdikten sonra, bütündeliller kuvvetinde bir tek kuvvet lazımdır ki onu semayayerleştirebilsin. Bu da âdetâ imkânsız bir şeydir.
Şeytan:
-Öyle ise beşer kelâmı farzetmekten vazgeçelim, ne Allah'ın kelâmı, ne de beşerinki deme. Ortada farzet!
Ben dedim:
-Oda olamaz. Zira bir malda iki kişi hak iddia ettiğinde bakılır: İkidavacı birbirine yakın ise, o vakit o mal ya bir başkasının elindekalır veya ikisinden başka birinin elinde veya her ikisinin elleriyetişecek tarzda bir yere bırakılır. Çünkü ortada bırakmak mümkündeğildir. İşte Kur'ân pek kıymetli bir maldır Beşer kelâmı, Cenâb-ıHakk'ın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf öylesine uzaktır. İşteseradan Süreyya'ya kadar, birbirinden uzak o iki taraf arasındabırakmak mümkün değildir.
Hem ortası yoktur. Zira varlık veyokluk gibi iki zıttır. Öyle ise Kur'ân için el sahibi (zilyed)Allah'ın tarafıdır. Öyle ise O'nun elinde bırakılıp öylece isbatdelillerine bakılır. Eğer öteki taraf onun kelâmullah olduğuna dairbütün delilleri birer birer çürütürse ancak o zaman elini onauzatabilir! Yoksa uzatamaz.
Heyhat! Binlerce kat'i burhanlarınmıhlarıyla Arş-ı Azama çakılan bu pırlantayı, bütün münkirler bir arayagelse bile ellerini uzatıp oradan ayıramazlar.
İşte ey şeytan!Sana rağmen, insaflı kişiler bu suretle olan, gerçekçi muhakeme iledurumu değerlendirirler. Küçük küçük delillerle devamlı suretteimanlarındaki yakin fazlalaşır.
[Çok kişi tarafından taşınan biryükü, meselâ bir tabutu götürenler pek ağırlık hissetmezler. Her biriparmağının ucunu dokundurması ile tabut havada gider. Fakat tabut yereindikten sonra, güçlü de olsa bir kişinin kuvveti onu kaldırmayayetmez.>
Kur'ân beşer kelamı farzedilse, yani Arşa bağlı omuazzam pırlanta yere atılsa, çok burhanların sağlamlığında bütünmıhların kuvvetinde bir tek bürhan lazım gelir ki onu yerden kaldırıpArş-ı Maneviye çıkarabilsin. Bunu başarmak ise pek zor olduğundan, buzamanda çok kimse imanını kaybetmektedir.
Şeytan dönüp dedi:
-Kur'ân beşer kelamına benziyor, onların konuşmaları şeklindedir. Demek beşer kelamıdır.
EğerAllah'ın kelamı olsa, O'na yakışmak, her yönden harikulade olmalı.Nasıl O'nun sanatı beşer sanatına benzemiyorsa kelamı da benzememeli?
Cevaben dedim:
-NasılPeygamberimiz (sav) mucizeleri ve hasâisi dışında aynen diğerinsanların tabi olduğu şartlara tabi olurdu. Bunun hikmeti: Ümmetindenolan insanların maruz kalacağı herşeye maruz kalarak, bütün odurumlarda insanlara örnek tutumu göstermesidir. Yoksa örnekalınamazdı. İşte Kur'ân-ı Kerim de bütün insanlara ve cinlererehberdir. Zira bütün âlem dersini ondan öğreniyor. Meselesini onunlisanıyla zikrediyor, âdab-ı muaşereti bile ondan öğreniyor.
Hz.Musa (as)'ın, Tur-i Sina'da işittiği Kelâmullah tarzında olsa idi,beşeriyet onu dinlemeye tahammül edemezdi. Keza işlerinde,ihtilaflarında O'na başvuramazlardı.
[Nitekim, özellikle Arapçabilmeyen bizim gibi milletlerin çocukları, Kur'ân'ı, bir nağme, lahutîbir şey sanır. Şahsen ben ortaokul çağımda Kur'ân'ı hep böyledüşünmüşüm. Bir gün âyetin mealini işitip onun da bizimkonuşmalarımızda olduğu gibi manasının olduğunu öğrenince hayli tuhafolmuştum. Benzeri halet-i ruhiyeyi müteaddit şahıslardan işittim. Budurum şunu gösteriyor: Çocukları küçük yaştan Kur'ân'ın manası iletanıştırmalıyız.>
İşte şeytan bundan bir yol bulmayaçalışarak, Kur'ân tamamen farklı değil, insanların konuşmaları tarzındadiye insanı şoke etmek istiyor.
Üstad Bedîüzzaman ise, şeytanınbu silahını onun aleyhine döndürüyor: "Bizim anladığımız, konuştuğumuzmanada kelâm olmayacak ne demek? Elbette olacak! Ya ne zannediyorsun.Böyle olmazsa asıl o zaman eksiklik olurdu. Kur'ân sadece okunupdinlenen bir nağmeden ibaret değil, hakikatleri insanlara ders verenbir kelamdır, bir kitapdır" diye susturuyor.
[Fakat Kur'ân beşerkelimelerini istiare etse de, onun yeri hep müstesna kalır:Mensuplarının örnek alma, muarızlarının ona benzer söz söylemegayretlerine rağmen 1400 seneden fazla zaman boyunca yazılmış Arapçakitaplardan hiçbiri Kur'ân'a benzemez. Demek ki Kur'ân beşer dilinikullanmasına rağmen beşer kelâmından farklıdır. Bu farklılığı sıradanbir insan bile ayırt edebilir.>
Şeytan yine dönüp dedi ki:
-Kur'ân'dakimeselelerin benzerlerini bazı zatlar din namına söylüyorlar. İnsanlarıdin yolu ile düzeltmek isteyen bir beşer böyle bir kitap hazırlamışolamaz mı?
Cevab: Evvela: Dindar bir insan, dine bağlılığısebebiyle, hakikat budur der. Allah'ın emri böyledir der. Yoksa Allah'ıkendi keyfine göre konuşturmaz. Kur'ân "Allah adına yalan uydurandandaha zalim kimse olamaz" derken dine inanan bir insan hiç bunuyapabilir mi?
Saniyen: Birbirine seviyesi yakın olanlarbirbirlerini taklid edebilir, fakat bu da muvakkat olur. Zira dikkatlikimseler çok geçmeden işin farkına varırlar. Şayet sahtekârlık ederekbir kimse, seviyece uzağında olduğu birinin kılığına girecek olursa,meselâ bir çoban, kendisini İbn Sina diye kabul ettirmek istese, zatenhiç kimseyi kandıramaz, etrafa maskara olur. İşte Kur'ân-ı beşer kelâmıfarzeden kimse, âdetâ bir ateş böceğinin rasadçılarca bin sene boyuncagerçek yıldız göründüğünü kabul etme durumuna düşer. Sahtekâr birmüstahdem, bir ömür boyu, profesör kürsüsünde ders verdiği halde hiçfalso yapmasın, hep doğru bilgiler versin. Sorulan sorulara doyurucucevaplar versin. Bu mümkün olan bir şey değildir.
Salisen:Kur'ân'ın beşer kelamı olduğunu farzetmek, tesirleriyle insanlara hayatve mutluluk veren bir eserin etrafını almış bulunan dikkatli, meraklı,üstün zekaların senelerce inceledikleri halde hiçbir yapmacıkgöremediklerini kabul manasına gelir ki mümkün değildir.
Rabian:Hayatı tam bir denge ve intizam içinde geçen, bedevileri medenimilletlere üstad eyleyen, prensipleri ile İslâm ordusunu iki cihanıfethedecek bir nizama kavuşturan, o muazzam ordunun bütün ferdlerininakıllarını, kalplerini, ruhlarını terbiye edip geliştiren, ahlâkın enileri derecesinde olan, yakından tanıyanlara uğrunda canlarını fedaettirecek derecede kendisini sevdiren, Muhammedü'l-Emin'i (sav), haşa,Allah'ı bilmez, Allah'tan korkmaz ve Allah adına yalanı, rahatlıklauydurup söyler kabul etmek lazım gelir ki yüz derece imkânsızdır.
Çünkübu meselenin ortası yoktur: Kur'ân ya Arştadır, yahut yerdedir. Arştandüşerse ortada kalmaz. Yerdeki en sahtekâr birinin en düzmece biruydurması saymak gerekir. Yüz derece şeytanlıkta ileri gitsen bile,bozulmamış hiçbir aklı kandırıp bu iftiraya inandıramazsın.
Şeytan:
-Nasıl kandıramam; işte insanların en zekilerinden bir çoğuna Kur'ân'ı ve Muhammed'i inkâr ettirdim.
Cevap:
a)Evvela: Çok uzaktan bakınca, en büyük şey, en küçük şey görünebilir.Dünyadan daha büyük bir yıldız, uzaktan bir mum kadardır denilebilir.
b) Sathî bir nazarla, muhal bir şey mümkün zannedilebilir.
c)Kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul birilgisizlik, cahilce bir hükümsüz duruştur. Böyle olunca, nice muhallergizli kalabilir. Ama inkâr eden kabul-i adem içindedir, aklı hareketetmeye mecburdur. Aklını kaybetmedikçe de bunu kabul edemez. Hem eyşeytan! Bâtılı hak, muhali mümkün gösteren gaflet, dalâlet, safsata,inad, mugalâta, mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytanî desiselerle,imkânsızlıklar ihtiva eden küfür ve inkârı, bedbaht insanlarayutturmuşsun.
d) Kur'ân'dan istifade eden onu en parlak rehbergörerek, ilimde, irfanda, ahlâkta yükselen milyonlarca örnek insanı, buvasıflarının zadları ile tavsif etmeyi gerektirir ki bunu aklı olan hiçkimse iddia edemez.
Elhasıl:
Sıradan kimse Arapçabinlerce kitabı ve Kur'ân'ı okuyup dinledikten sonra: "Kur'ân hiçbirinebenzemiyor, ya hepsinin dûnundadır veya fevkindedir. Altında olduğunudüşmanları bile iddia edemediğine göre, hepsinin üstündedir."
İşteilm-i usul ve fenn-i mantıkça, sebr ve taksim denilen en kat'i hüccetlederiz ki: Kur'ân ya Rabbülalemin'e yakışan kelamdır, yahut ahlâksız,Allah'tan korkmaz, insanlardan utanmaz birinin düzmesidir. Geçendelillere karşı sen bunu diyemedin ve diyemezsin. Öyle ise Rabb'imizinkelamıdır. Çünkü bu işin ortası yoktur, ortası olması da imkânsızdır.Kur'ân ve Hz. Muhammed (sav) aleyhinde bu iddiayı ileri sürecek kimseçıkamaz. Avrupa filozofları ve Asya münafıkları bile diyorlar ki:"Muhammed çok akıllı idi, güzel ahlâklı idi." Mademki bu mesele ikişıkka münhasırdır ve madem ikinci şık imkânsızdır, madem bu meseleninortası yoktur. Öyleyse Kur'ân Kelâmullah, Muhammed (sav) Resulullahtır.
İşte ey şeytan! Şimdi başka bir sorun varsa söyle!
-Bunlarakarşı gelemem. Fakat çok ahmaklar var ki beni dinliyorlar. Ve insansuretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar ve filozoflardan çokFiravunlar var, benliklerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar.Senin sözlerin gibi eserlerin yayılmasına sed çekerler. İşte bundanötürü, sana teslim-i silah etmem!
*) Bkz. Mektubat, 26. Mektup, I. Mebhas.
Yeni Ümit Dergisi (26.Sayı Ekim, Kasım, Aralık 1994)
Yazar: Suat YILDIRIM
Kaynak: http://www.kuran.tv/index.php?s=makale&aid=790
|
|
comments (0)
|
"Kur'ân şiir midir? Değildir. Fakat O'nun şiir olupolmadığını ayırmak müşküldür. Kur'ân, şiirden daha yüksek bir şeydir.Bununla beraber Kur'ân ne tarihtir, ne de hal tercemesidir. O İsa'nındağda irad ettiği mev'ıza gibi bir şiir mecmuasıdır... O birPeygamberin sesidir. Öyle bir ses ki, O'nu bütün dünya dinleyebilir. Busesin akisleri saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlıyor.Bu sesin tebliğ ettiği din, önce nâşirlerini bulmuş, sonra yenileşmeyecan atan imâr edici bir kuvvet şeklinde tecelli etmiştir. Bu sayededirki, Yunanistan ile Asya'nın birleşen ışığı Avrupa'nın üzerine çökenbunaltıcı karanlıklarını yarmış ve bu hâdise Hristiyanlığın en karanlıkdevirlerini yaşadığı bir zamanda olmuştur."
(Dr. Johnson)
Hikmet-iİlâhiye son Peygamberin mucizesini, harikaları hiç bitmeyen bu kitapile olmasını îrad etmiştir. Araştırıldığında sadece Kur'ân'ınpeygamberlere indirilmiş diğer semavî kitaplar içerisinde hidâyet ilei'câzı bir araya dercettiği görülecektir. Zira diğer kitaplar AllahuTeala'nın peygamberlerini teyit ettiği farklı mucizeler ile gelmiştir.
Bundandolayı Müslüman ve insaf ehli gayr-i müslimler, kesin olan bu hususüzerinde ihtilaf etmemişlerdir. O da Kur'ânın mu'ciz bir kitap olmasıözelliğidir. Ancak bir kısım ulema Kur'ân'ın i'câzının; dil yönündeni'câzı dışında ilmî yönden i'câzı ve teşriî (kanun koyma) i'câzı gibiçeşitlilik arz ettiğini söylemişlerdir.
Diğer bir grup alimlerise Kur'ân'ın sadece dil yönünden i'câzı olabileceğini iddia etmişler,diğer gaybî haberler, ilmî işaretler ve teşriî hikmetlerin kesinlikleKur'ân icazının içerisinde olmadığını söylemişlerdir. 1 BöyleceKur'an-ı Kerim'de tehaddi (meydan okuma) makamında gelen âyetlerdensadece dil yönünden tehaddi kastedildiğini iddia etmişlerdir.
Eskiulemadan yukarıda zikredilen görüşlerin ilkini söyleyen Hüccetü'l-İslamİmam Gazalî,2 İmam F. Râzî,3 ve Hafız es-Suyutî 4 zikredilebilir.
İkinci gruba giren ulema arasında da İmam Ebu İshak eş-Şatibî gelir.5
Çağdaşlaragelince aralarında Reşit Rıza, Mustafa el-Meragî, Prof. AbdülvahhapHamûde ve Prof. M. Ahmed el-Gemrâvî'nin bulunduğu bir kısım âlimler deilk görüşü paylaşırlar.
Seyyid Rıza ilmî i'câzdan bahsederken der ki: Allahu Teala buyuruyor: "Biz rüzgarları aşılayıcı olarak gönderdik." (Hicr, 15/22)
Buâyet hakkında yağmurun yağmasına sebep olan bulutlardaki soğukrüzgarların etkisinin erkek hayvanların dişilerim aşılaması ileteşbihen anlıyor ve öyle yorum yapıyorlardı. Avrupalı ilim adamları buyorumla karşılaşınca ilmin henüz bu seviyeye gelmemiş olduğunu iddiaettiler, ve Kur'an'ı araştıran bazıları Arapların kendilerini ilim vefen düzeyinde geride bıraktığını söylediler. Mesela geçen yüz yıliçerisinde Oxford Üniversitesi Arapça hocası müsteşrik Ecniri: Devesahipleri rüzgarın ağaç ve ürünleri aşıladığını Avrupalılardan 13yüzyıl öncesinden biliyorlardı dedi.6
Mustafa el-Meragî de"Tefsir için âyetleri ilme ve ilimleri de âyetlere zorla uydurmayaçalışmamalıyız. Ancak âyetin zahiri, kesin olan ilimle uyuşuyorsa budurumda o anlamıyla tefsir ederiz" der.7
Prof. AbdülvahhapHamûde: "Kanaatimce âyetlerin işaret ettiği sırları ve hikmetiaçıklayan ilme çok ihtiyacımız var. Arapların daha önceden o ilmîgerçek hakkındaki bilgisinin az olması ve kendilerince alışılmışındışında bir olgu olması zarar etmez. Zira Kur'ân bütün insanlığa inmişolup herkes istidadı ve ihtiyacı ölçüsünde yararlanır. Bu durum(Kur'ân'ın ilm-i i'câzı) da Kur'an'ın taşıdığı irşad vazifesi vehedeflediği hidâyet gerçeği ile ters düşmez. Zira ilmin temas ettiği,esrarını ortaya koyduğu ve i'câz parıltısı ile aydınlattığı nicehikmetler olabilir"8 der.
Prof. Gamravî ise bu konu hakkında:"Çağdaş müfessirlerin en büyüğü Şeyh Muhammed Abduh bize gökyüzünün yerçekimi kanununa göre tefsir etmiştir. Bu da tefsirde bir çığırdır.Ameli fetva da Kur'an'daki kevnî âyetlerin tefsirini uzman bilimadamlarının ortaya koyduğu gerçeklerle ters düşmemek kaydı ile mübahgörmektedir."9 der.
Başka bir yerde de: "Bu hususta açıklayıcıörnekler vermeden önce iki konuya dikkat etmemiz gerekmektedir.Birincisi lafzın işaret ettiği açık karineler olmadıkça hakikat mecazatercih edilmez. Çünkü bu temel kaideye ters düşülmesi Kur'ân tefsirindebirçok yanlışlık ve karışıklığa yol açabilir. İkincisi, Kur'ân'ın kevnîâyetlerini ilmin kesinlik ifade eden verileri olmadıkça tefsiretmemeliyiz. Aynı şekilde teori ve nazariyelerle de tefsir edilmez.Zira ilmî hakikatler doğru tefsire giden yoldur. Bunun dışındaki zannîve teorik bulgular her an düzeltilmeye, dolayısıyla değişmeyemahkumdur"10 der.
Yukarıda zikrettiğimiz örneklerde görüldüğügibi isimleri mezkur âlimlerin Kur'an i'câzı hususundaki görüşleriböyledir. Onların bu mevzu hakkındaki hassasiyetleri özellikleKur'ân'ın kevnî âyetlerinin ilimce gayr-i sabit teoriler ve delâletettiği lügat mânâsı dışında tefsir edilmesi yönünde olmuştur. Şimdionlara bu mevzuda muhalefet edenlerin tanıtımına geçelim. Bunlarınbaşında et-Tefsir ve'l-Müfessirun sahibi Prof. Zehebî gelir.11 Birdiğeri de Mahmut Şâkir'dir. Ez-Zahiratü'l-Kur'âniyye adlı kitabınınmukaddimesinde şöyle der:
".....4. Mesele: Kur'ân aynısını veyaon suresini getirebilmeleri için onlara meydan okumasıyla nefislerindebu kelamın beşer sözü olamayacağı düşüncesi yerleşmiştir.
......7.Mesele: Kur'ân'da var olan gaybî haberler, teşri'e ait incelikler veAllah'ın yarattığı mükevvenat içindeki âyetlerin ve delillerininşaheserliği i'câza yol açan bu meydan okumanın dışında kalmıştır. Bütünbu sayılan hususiyetler Kur'ân'ın Allah indinden geldiğinin deliliolması yanında nazmı ve üslûbu açısından beşer kelamının nazım veüslubundan farklı olmalıdır".12
Bu konuda kesin hükme varabilmekiçin tahaddi âyetlerini değişik tefsir metodlan çerçevesindeincelememiz gerekecektir. Bu âyetler Tur, Hud, Yunus ve Bakarasurelerinde bulunmaktadır.!*)
"Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler."(Tur, 52/34)
"YoksaKur'anı kendisi uydurdu mu diyorlar. De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tanbaşka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da sizde onun gibiuydurulmuş on sure getirin." (Hûd, 11/13)
"Yoksa onu uydurdu mudiyorlar. De ki eğer sizler doğru iseniz Allah'tan başka gücünüzünyettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sure getirin."(Yunus, 10/38)
"Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi birşüpheye düşüyorsanız haydi onun benzeri bir sure getirin, eğeriddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi(yardımcılarınızı) de çağırın." (Bakara, 2/23)
Bu âyet-ikerimelerin üzerinde dikkatle durulduğunda tek bir mevzu üzerindebirlikteliğiyle beraber birçok yönden farklılıklar arzetmekte olduğugörülecektir.
Birincisi: Bunlardan ilk üç âyet nüzul açısından Mekkî iken Bakara suresindeki son âyet tartışmasız Medenîdir.
İkincisi:İlk üç âyet Kur'ân-ı Kerim'in aralarına indiği Araplara hitapetmektedir. Fakat Bakara suresindeki âyet ise daha geniş bir dairedebütün insanlığa hitap etmektedir.
Bu âyetlere tekrar dönecekolursak zikrettiğimiz bu hususları şüphe duymaksızın idrak ederiz. Bumeyanda sadece Bakara suresindeki şu âyet-i kerimeyi okumamızyetecektir."
"Ey insanlar sizi ve sizden öncekileri yaratanRabbinize kulluk ediniz! Umulur ki böyle korunmuş olursunuz. (Allah'ınazabından kendinizi kurtarmış olursunuz). O Rab ki, yeri sizin için birdöşek, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla,size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bilebile Allah'a şirk koşmayın. Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangibir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğeriddianızda doğru iseniz Allah'tan gayrı şahidlerinizi(yardımcılarınızı) de çağırın."(Bakara, 2/21-23)
Kimse buâyetleri okuduktan sonra bu âyetlere muhatabın sadece Araplar olduğunuiddia edemez. Üçüncü fark ise üslup yönündendir. Zira ilk üç âyet de(meselü) (min) harfi olmaksızın gelmiştir. Oysa Bakara suresinin âyeti(Fe'tû bisûratin min mislihi) der. Kanaatimizce bunun sebebi (Allahualem) buradaki (min)'in mânâsı teb'iz olup zamir de Kur'ân'a râcidir.Takdiri de Kur'ân-ı Kerim'de var olan bütün i'câz şekillerindendir.Yani Araplar Kur'ân'a sadece nazmı, belagatı ve dil mahareti açısındanmeydan okurken, Kur'ân da onlara aynı hususlarda meydan okumaktadır.Bakara sûresi, âyetinin muhatabı olan Arap olmayanlar yani bütüninsanlıkta onu dil mahareti de içinde olmakla beraber daha önce zikrigeçen değerleri, teşrii, i'câzı, enfüs ve âfâkî yönü, işaret ettiğiilimleri ve sosyolojik vasıflarına meydan okurken Kur'an-ı Kerim deonlara bu hususlarda meydan okumaktadır. İşte bütün bu mânâları kısaca(min) harfinden anlamaktayız. 13
Buraya kadar anlatılanlardansonra şöyle diyebiliriz: Tahaddi âyetleri bir konu üzerinde ittifaketmesiyle beraber son aşama diyebileceğimiz Bakara suresi âyeti nüzul,siyak ve üslup açısından diğerlerinden farklılık arzetmektedir. Zirabirinci aşamada tahaddi beyânî yani dil yönüyle ilgili olup Araplarınsahip olduğu ve boy ölçüşebileceği tek şey de dil maharetleridir. Amabütün insanlığa hitap eden Bakara âyetinde ise tahaddi umumî olupsadece dil yönünü içermemektedir. Bundan dolayıdır ki Bakara âyetibahsi geçen tehudî merhalelerinin sonuncusudur.
O halde Kur'âni'câzı sadece dilin belâğî yönü ve üslubunun güzelliği ile değil buradamevzumuzun dışındaki birçok hususiyetlerle de alâkalıdır. Bununlaberaber Kur'ân'ın belâğî ve dil yönünden i'câzı diğer i'câz çeşitleriiçerisinde en önemli olanıdır. Çünkü Kur'ân'ın tamamı ile alâkadardır.Kısası ile, uzunu ile hiçbir sure hatta âyet bunun dışına çıkamaz. Buhusus diğer i'caz çeşitleri için aynı değildir.
Kur'ân'ın beyânî i'cazı aşağıdaki başlıklar çerçevesinde sıralanabilir.
1)Nazım (şekil): Bununla surelerdeki âyetler, âyetlerdeki cümleler vecümlelerdeki Kur'ân kelimelerinin eşsiz tertibini kastediyoruz. Butertip mânâ ile doğrudan irtibatlıdır. Bu hususta Abdulkadir Cürcânî:"O nefislerdeki mânânın tertibine göre sözdeki lafızlarınsıralanışıdır" der. 14
2) Üslup: Bu Kur'ân'ın müteaddit konularının dizelenme şeklidir.
3) Kelimeler: Bu, araştırmamıza konu olan bölümdür.
Ohalde beyânî i'câz bazı ulemanın dediği gibi sadece şekliilgilendirmiyor. Aynı anda kelimeleri de içine alıyor ve bu anlamdaşekil ve kelimenin seçimi beraber geliyor. İmam Hattabî bizim kararkıldığımız bu görüş doğrultusunda şöyle der: "Kelam şu üç unsur üzerinekaimdir: Muhteva yönünden zengin lafız, onunla kaim olan anlam veikisini birbirine bağlayan şekil. Dikkat edersen Kur'an'da bu üç unsuren üst mertebededir. Öyle ki onun sözcüklerinden daha fasih, anlamcadaha zengin ve daha tatlı bir lafız olamaz. Ondan nazım yönüyle venazmı ile uyum içerisinde daha güzel bir eser bulunamaz." 15
İmamHattabî görüldüğü gibi zikredilen bu hususiyetlerin hepsini i'câzîbeyân olarak kabul etmektedir. Daha sonra bize lafızların ehemmiyetinive ne derece değer taşıdığını şöyle ifade etmektedir: "Bil ki busıfatların bir araya geldiği belagatın temel direği, kelâm türlerininihtiva ettiği lafızların her birini yerli yerine oturtmaktır. Öyle kionun yerine başka bir lafız yerleştirildiğinde ya kelamın bozulmasınayol açacak şekilde bir mânâ değişikliği ya da belagatın düşmesine sebepolacak güzelliğin yok olması görülecektir. Bu meyanda mânâlarıbirbirine çok yakın lafızlar var olup birçok kimse hitabın kasdettiğimânâyı açıklamada bunları aynı olarak zanneder ve kabul ederler." 16
(Çev. Dr. Cüneyt EREN)
DİPNOTLAR
1.Bak: "Üstad Mahmut Şakir'in ez-Zahire el-Kur'aniyye adlı eserininmukaddimesi, Nazratün Cedidetün fi Dirasatil-Kur'an, Malik b. Nebi Çev:Abdussabur Şahin, Mektebetu Daru'l-Urube II, baskı S.4
2. İhyau Ulumi'd-Din, el-Gazalî Mısır 1358 C.1 S.358
3. Tefsiru'r-Razî, F, er-Razî Matbaatu'l-Behiyye C.14 S.120-122
4. el-Itkan fi Ulumi'l-Kur'an, Celaleddin es-Suyutî Mısır 3.Bas.1370 C.2 S.125-131
5. el-Muvafakat fi Usûli'ş-Şeria, Ebu İshak eş-Şatibî Mısır C.2 S.79-80 6.Tefsirul-Menar, el-Kahira 1379 C.1 S.210
7. Mecelletü'l-Ezher C.6 S.635
8. Mecelletül-Livaü'l-İslam, sayı 10
9. Mecelletü Ehva'yul-İslâmî 1968 sayı 44
10. Mecelletü'r Risale sayı 705
11. et-Tefsiru ve'l-Müfessirun, ez-Zehebî, 1381 C.3 S.157
12. Mukaddimetu'z-Zahiretül-Kuraniyye S.24
(*) Konu ile açıklayıcı bilgi için bkn: İşârâtu'l-İcaz, Bediüzzaman Said Nursi, Sözler Yayınevi, S.146-154
13.Kur'ân-ı Kerim malum olduğu üzere sadece indiği asra hitap etmediğindendolayı bu meydan okuma ilâyevmil kıyame devam edecektir. (çev)
14. Delâilü'l-İ'caz, Beyrut 1398 S.67
15. Selasü Resail fi İ'cazî'l-Kur'ân (Rummânî, Hattabî, Cürcânî) İbrahim el-Hattabî, Darul-Maarif, Mısır S.27
16. A.g.e. S.29
Yeni Ümit Dergisi (28. Sayı Nisan, Mayıs, Haziran 1995)
Yazar:F. Hasan Abbas
Kaynak: http://www.kuran.tv/index.php?s=makale&aid=791
|
|
comments (0)
|
Hazret-i Ebû Bekr RA ın Matbû Kasîde-i Bürde nin Başında Yer Alan
Şiirinin Manzum Tercümesi
Lutf ile cûd eyle ya Rab, bana kim, hayrım kalîl.
Müflisim gerçek, kapına geldim işte ya Celîl!
Pek büyük olsa da zenbim, afvedip ört suçlarım;
Bir garîp, avare, müznib kulunum, gayet zelîl.
Benden isyan ve unutmak, peş peşe nice hata
Senden ise fazl u ikram bunca ihsan-ı cezîl.
Der içim; Yâ Rab! günahım sayısızdır, kum gibi;
Bunları sen afvedip geç, eyleyip safh-ı cemîl.
Nola halim, yâ ilâhi! Etmedim salih amel,
Bed işim pek çoktur amma, taat azığım kalîl.
Her çeşit emrazı def et; hacetim eyle reva,
Şâfi Sensin, hasta kalbim; derman ister bu alîl.
Yakmasın nar-ı cehennem ben kulunu, nitekim:
Yanmadı "Yâ nâru kûnî berden" (1) emriyle Halîl.
Şâfi Sensin, kâfi Sensin, her mühim işte bana,
Rabbim oldun, hasbim ol hem seni edindim vekîl.
Kenz-i fazlı ver bana kim, bahşı çok Vehhâbsın;
Gönlümün ver her murâdın, yolda ol bana delîl.
Bir ulu mülkü bağışla, korkudan kurtar bizi;
Rabbimiz! Mahşerde kadı Sen, nidâcın Cebrail
Nerde Mûsâ, nerde İsâ, nerde Yahyâ, nerde Nuh?
Suçlusun Sıddıyk mâdem, tevbe et, Mevlâm Celîl.
(1) el-Enbiyâ Sûresi (21), âyet:69 dan iktibas edilmiştir; âyetin
meali şöyledir: "Biz Azîmü ş-şân, yakılan o ateşe şöyle emreyledik: Ey
ateş! İbrahim i yakma, onun için soğuk ve selâmetlik ol."
--------------------------------------------------------------------------------
O ki "Eğer, Ebu Bekr'in imanı, bütün halkın/insanların imanı ile
(muvazene edilse)karşılaştırılsa, Ebu Bekr'in imanı daha ağır
gelecektir" hadis-i şerifi ile şereflenmiş Hz Ebubekir...
O böyle diyorsa kendini suçlu,zelil görüyorsa bir de biz kendimizi
düşünelim kardeşlerim...
Rabbim hesaba çekmezden önce biz kendimizi bir hesaba çekelim...
Rabbim eksiklerimizi görüp kapatmayı nasip etsin...
|
|
comments (0)
|
Hz. Kaab Radiyallahu Anh'tan rivayetle
Efendimiz Sallallahu Aleyhi Vessellem şöyle buyurdular:
"Adem oğluna maldan iki dere akıtılsa, yine de bir üçüncüsünü ister.
Adem oğlunu ancak toprak
doyurur.
Allah ise tövbe edenin tövbesini kabul eder."
(Taberani/Kebir)
|
|
comments (0)
|
İNSANLAR VE CİNLER
İnsan, dik duruşa, görece gelişmiş bir beyine, soyut düşünme yeteneğine, konuşma (dil kullanma) kabiliyetine, alet kullanma ve üretme becerisine sahip primat türü. Biominal ismi `Homo sapiens`tir. Homo sapiens Latince "akıllı adam" veya "bilen adam" anlamına gelir. İnsan, hominoidea (insansılar) üst ailesinin hominidae (büyük insansılar) ailesine dahildir.
Cinler, İslam dinine göre, ateşten yaratılmış ve melekler gibi gözle görülmeyen ruhani varlıklardır. İnsanlar gibi yerler, içerler, evlenirler ve çoğalırlar. Erkeklik ve dişilikleri vardır. Fani, yani ölümlüdürler. Fakat insanlardan daha uzun süre yaşadıklarına inanılır. Geleceği ve gaybı bilmezl Ancak Allah'ın kendilerine bildirdiği kadar bilgiye sahiptirler. Fakat cinler, ruhani varlıklardan olduklarından, insanların görmediği ve bilmediği birçok olayları görür ve bilirler. Cinler de insanlar gibi belli işleri yapmakla sorumludurlar. İslam inancına göre son peygamber olan Muhammed, İslam'ı cinlere de anlatmıştır. Bir kısmı kabul ederek Müslüman olmuş, bir kısmı ise kabul etmemiştir. Cinlerin, kendileri istemedikleri takdirde, insanların duyu organlarıyla algılanamayacağına inanılır. Ayrıca çeşitli şekillere girebildiklerine, kuvvetli ve hızlı olduklarına inanılır.
İslam'da cinler de Allah'a karşı sorumludur, İslam'a inanmak ve ibadet etmek zorundadırlar. Bu nedenle yaşamları sırasında yaptıklarının hesabını insanlar gibi vermek zorundadırlar. Böylece, İslam inancına göre, öldüklerinde, iyi işler yapan ve inanan cinler cennete, kötü işler yapan ve inanmayan cinler ise cehenneme gider.
Kuran'da Cin suresi dışında cinlerin bahsi geçen sureler: Zariyat. Hicr, İsra, Rahman, Kehf, Ahkaf, Enam, Neml, Sad, Saffat, Sebe, Fussılet, Secde, Araf, Nas.
İnsanlar ve cinler hakkında wikipedia da geçen tanımlar yukarıda olduğu gibidir. Amacım insanları ve cinleri araştırmaktan ziyade insan görünen cinler hakkında araştırma yapmak ve bilgi toplamak, bilgiyi paylaşmaktır.
İnsan görünen cin nedir. Doğuşta insan olan fakat daha sonra çevre ve imkanlar sebebi ile değişim geçirerek cinleşen insanlardır. Konuşmaları insanlar gibidir ama cin gibi düşünürler. Şeytana pabucu ters giydiren insanlar bu taifedendir.
Nasıl fark edilirler. Normal zamanlarda diğer insanlardan bir farkları yoktur. Olağan üstü durumlarda hemen cinliklerini göstermeye başlarlar. Ancak dikkatle izlendiği zaman cin oldukları anlaşılır.
Cinler ile ilgili bazı terimlere göz atalım:
Cingöz: Çok uyanık
Cindemir: Araba tamircisi
Cindoruk : Siyasi cin
Ciner : Zengin cin
Bu örnekleri artırmak mümkün. Diğerlerini araştırıp bulmak sanıyorum siz değerli okuyucularım tarafından yapılacaktır. Soyadı tahliline göre de cinleri ayırt edebilirsiniz.
Cin yaşı nasıl hesaplanır: Normal insanlara göre yaklaşık 3 kat fazla yaşadığına inanılan insan cinlerin yaşını hesaplamak için insan yaşını 3’e bölmeniz gerekir. 0-100 yaş arası genç cin,100-200 arası orta yaşlı cin, 200-300 yaş arası yaşlı cin oluyorlar diye bilinir. İnsanlara göre oldukça yaşlı görünen bir cin gerçekte oldukça gençtir. Örnek: Cindoruk. Bildiğimiz yaşı 76 iken kendini daha fazla tutamayarak cin yaşını itiraf etmiştir. (Yani 76/3=25,33 gerçek cin yaşı) Normal insanlara göre oldukça genç olduğu böylece ortaya çıkmış oluyor. Dolayısı ile cin yaşının nasıl hesaplandığını da anlamış oluyoruz.
Cin tavsiyeleri. Zaman sana uymazsa sen zaman uy ve genç olduğunu söyle.
Cin fikirler. Tarihin her döneminde konuşacak bir şeyler bulabiliyorsanız kendinize dikkat edin. İnsan cin olabilirsiniz.
Nasıl cin olunur: Bu sorunun cevabı bir hayli zor. Muhtemelen cin çarpması olabilir. Siyasi ihtiraslarında aynı etkiyi yaptığını araştırmalar ortaya koymaktadır. Bu yüzden yaşlı siyasilerin cin olma ihtimalleri yüksektir.
Ahmet TÜRKAN
ahmetturkan@gmail.com
|
|
comments (0)
|
|
|
comments (0)
|
|
|
comments (0)
|
|
|
comments (0)
|
Türkiye zor zamanda bir seçim süresi yaşadı. Hep birlikte tercihlerimizi yaptık. Seç,m sonuçlarına bakınca üç aşağı beş yukarı tablo pek değişmedi.
|
|
comments (0)
|
Hani söz vermiştik, âlem-i ervahta...
“Belâ” demiştik, “elestü birabbiküm” sualine,
Yaratıcı, rızık verici ve yegane kanun koyucu olarak,
Allah’tan başka ilah,
Önder olarak da Resûl’ünden başkasını tanımayacaktık.
Hani söz vermiştik, Erkâm’ın evinde...
Hangi şart ve ortamda olursa olsun,
İlâhî Kelimetullah misyonunu yürütecek,
Musibetlerden yılmayacak,
Hiçbir tehditten korkmayacak,
Gerekirse ölümlerin en güzeline tâlip olacaktık.
Hani söz vermiştik Akabe tepesinde...
Doğru olan herşeyde Resûl’e itaat edecektik.
Rabbani davayı elden ele,
Gönülden gönüle iletecek,
Balçıkla sıvanmayan hakikat güneşini,
Cihatsız ve şehâdetsiz bırakarak lekelemeyecektik.
Hani söz vermiştik Medine’de...
Dünya kardeşliğinin en güzel
Teşekkül etmeye başladığı Medine’de.
Kıyâmete kadar tüm müslümanlar kardeş olacaktı.
Ve bizler “muhakkak ki mü’minler kardeştir”
Fermân-ı İlâhîsine gönülden bağlanacak,
Vücudun âzaları gibi,
Birbirimizin derdi ile dertlenip,
Sevinçlerimize ortak olacak,
“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” düstûruna,
Evrensel komşuluk bildirisinden,
Kardeşliğin en alt eşiği olarak bakacaktık.
Hani söz vermiştik Rıdvan’da...
Başımızı tutamayan ellerimizi kökünden kurutacaktık.
Nemlenmemiş bir gözü,
Yaralanmamış, çile çekmemiş bir bedeni,
Mevlâ’ya sunmayacaktık.
Mücadelesiz ve bir safha cihatsız geçen bir günü,
Yaşanmamış kabul edip,
Doğarken nişanlandığınız ölümle,
Cihat masasında, şehâdet gömleğini giyerek,
Nikahlanacağımız günün hasreti ile yanıp tutuşacaktık.
Hani söz vermiştik,
Ayaklarımızı vura vura Mekke’ye girerken...
Dinime, namusuma göz diken zalimler
Tekrar iş başına gelirse,
Mukaddes beldelere Ebrehe’ler tekrar saldırırsa,
Bizde kanatlanıp uçacak,
Mevlâ’mızın ebâbil kuşları olmaya talip olacaktık.
Hani söz vermiştik Veda Haccı’nda Rusûlullah’a...
Cahiliyye adetlerini, bir daha diriltmemek üzere,
Kökünden kurutacak,
Miras bırakılan emanetlere sımsıkı sarılacak,
Ahkâm-ı Kur’ânî’yi tüm dünyaya yayacaktık.
Ahde vefa gösteremedik Allah’ım.
Zihinlerdeki hâtırasını çoktan silmiştik şehâdetin!
Çok uzaktı bizden, tanımıyorduk onu.
Sözlüklerimizden bile çıkarmıştık.
Çile çekmeye yanaşmadık.
Öyle eğildik, öyle eğildik ki,
Doğrulacak ne bir belimiz,
Kaldıracak ne bir başımız kaldı.
Utanıyoruz Allah’ım,
Nemlenmemiş bir gözle,
Yara almamış bir bedenle
Huzuruna varmaya utanıyoruz.
Ahde vefâ gösteremedik Allah’ım.
Bunu biliyoruz.
Ama şunu da biliyoruz ki,
Rahmet deryanda ufacık bir damlayız.
Yüzümüz yerde ama...
Affet bizleri Allah’ım.
Bizler senin affına muhtacız.
|
|
comments (0)
|
|
|
comments (0)
|
Çok zaman önce, refah içinde ya?ayan bir ülke varm??. Ülkenin huzurlu ve müreffeh ya?amas?n?n en büyük nedeni de adil, iyi yürekli ve dürüst kral? imi?.
Kral zaman zaman tebdil-i k?yafet ederek ülkeyi dola??r, halk?n?n dertlerini dinler, sorunlara çözüm bulurmu?. Gene böyle bir günde kral dola??rken, yolu da? ba??nda bir göl kenar?na dü?mü?. Gölün kenar?ndaki a?ac?n dibine çökmü? aksakall? bir dede, bir elinde bir kese, di?erinde bir kese. Birinden bir ta? al?p, di?erinden ald??? ta?a ba?lay?p göle at?yormu?.
Bu i?e epey bir süre devam etmi? ve nihayet bitti?inde, dede yoluna gitmek üzere aya?a kalk?nca kralla göz göze gelmi?. Kral dedeye sormu?:
?Dede bütün bir gün seni izledim, sen ne i? yapars?n anlayamad?m!? demi?.
Dede kral?n sorusunu ?öyle cevaplam??:
- ?O?lum ben insanlar?n kaderlerini birbirine ba?lar?m.?
- ?Peki en son kimin kaderini birbirine ba?lad?n?? diye sormu? kral.
- ?Kral?n güzel k?z? ile u?a?? Ahmet? in kaderini ba?lad?m.? Demi? aksakall? dede.
Kral bu cevab? al?nca dünyas? kararm??. Bir yanda güzeller güzeli ak pak biricik k?z?, ülkenin prensesi, di?er yanda olmam?? o?lu kadar sevdi?i zenci u?a?? Ahmet. Ne yapar?m? Nas?l eder de Ahmet? e bir zarar vermeden bu kaderi bozar?m diye dü?ünerek, saray?n yolunu tutmu?.
Saraya gidince hemen sevgili u?a?? Ahmet? i huzuruna ça??rm??:
- ?O?lum Ahmet sana bir mektup verece?im, bu mektubu alacak ve Güne?? e götüreceksin!? demi?.
Krala sorgu sual edilmez. Biçare Ahmet mektubu ve yollu?unu alarak dü?mü? bilinmez yollara, dü?mü? ki ne dü?mek. Babas? kadar sevdi?i kral? ona bir görev vermi? ve o bu görevi yerine getirmeli, ama nas?l?
Günlerce dere tepe demeden yol gitmi?. Nihayet yorgunluktan bitkin halde iken gördü?ü bir ulu a?ac?n gölgesinde dinlenmeye karar vermi? ve uykuya dalm??. Uyand???nda bir de ne görsün! A?ac?n az ötesinde bir göl, o göl ki üzerine günesin aksi vurmu?!
- ?Kral?m?n dedi?i Güne? bu olsa gerek? deyip, üzerinde sadece külotu kal?ncaya kadar soyunarak atm?? kendini göle. Dibe do?ru yüzmü?, yüzmü?... Taa dipte, güne?in aksinin tükendi?i yerde bir de ne görsün!
?ahane bir hazine sand???! Alm?? sand??? ç?km??, ç?km?? ama, Ahmet artik zenci de?il bembeyaz bir Ahmet... Sadece külotunun oldu?u bölge eski rengini ta??yor.
- ?Var bu i?te bir hikmet!? demi? ve açm?? sand???. Sand?k gerçek bir hazine sand???, içinde binbir türlü mücevherat ile birlikte üzerinde ?Güne??ten Kral?a? yazan bir de zarf.
Ahmet ne yapaca??n? bilemez hale gelmi? bir anda, yeni rengi ve yasad?klar? ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayaca??n? dü?ünerek, ismini de de?i?tirip, ülkesine zengin bir tüccar kimli?i ile dönme karar? alm??.
Dönünce ülkesine, dü?leri bir bir gerçekle?mi?.
Ülkesinin bu yeni dürüst ve yak???kl? tüccar? ile güzeller güzeli k?z?n? evlendirmeye karar verince Kral, dünyalar Ahmet?in olmu?. Kral vermi? vermesine k?z?n? zengin tüccara ama akli da bir yandan o?lu gibi sevdi?i ve hiçbir haber alamad??? u?a?? Ahmet?te imi?.
Gel zaman git zaman damad? ile birlikte bir ziyafet yeme?inde iken yere dü?en bir çatal? almak için e?ilince Ahmet, ?alvar?n?n kenar?ndan kaba eti görünmü?!
Koyu renkli tenini gören Kral gözlerine inanamam??. Yemek bitip odas?na çekilecekken herkes, koridorun sonuna do?ru yürüyen damad?n?n arkas?ndan seslenivermi? Kral:
- ?Ahmet!?
Ahmet seneler sonra duyunca gerçek ad?n?, gayri ihtiyarî kendisine seslenen krala dönüvermi?... Ve,
- ?Neler oldu Ahmet, evlad?m anlat ba??ndan geçenleri bana!? diyen kral?na bütün olanlar? bir bir anlatm??. Bunun üzerine Kral:
- ?Peki Güne??in bana gönderdi?i mektup nerede?? diye sorunca da hemen odas?na ko?arak, sand?ktan ç?kan mektubu al?p Kral?a vermi?.
Mektupta ?u sat?rlar yer al?yormu?:
Güne?e yaz? yaz?lmaz.
Yaz?lan yaz? ise bozulmaz...
Binbir Gece Masallar??ndan
|
|
comments (0)
|
Bismillahirrahmânirrahîm
36. İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.
37. O dökülen meniden ibaret az bir su değil miydi?
38. Sonra bu, bir “alaka” oldu. Derken Allah onu yaratıp güzelce şekillendirdi.
39. Nihayet ondan da erkek ve dişi iki eşi var etti.
40. Şimdi, bunları yapan Allah’ın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?
KIYÂMET SÛRESİ
|
|
comments (0)
|
Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik. (Nisa Suresi-80)
Alemlerin Rabbi olan Allah, Al-i İmran Suresi, 31. ayette şöyle buyuruyor: "(Resulüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir" Hem dünya hem de ahiret saadetine ulaşmak için, O’nun hayatının her saniyesini ve aldığı her nefesi iyi bilmek zorundayız. İnsanlığın tek kurtuluş ışığı, önderimiz ve rehberimiz Peygamberimiz (sav)’in hayatında bizim için çok güzel örnekler var şüphesiz. Efendimizin tavsiyeleri, elbette on maddeyle sınırlandırılamaz. Ancak akılda kalması ve ezberlenmesinin kolay olması sebebiyle, bir işe başlarken yapmamız gerekenden tutun da nasıl yatacağımıza ve ne yapmamız gerektiğine kadar geniş olan konularda efendimizin hadislerini topladık. Özellikle, gençlerle ilgili hadis-i şeriflere dikkat etmenizi tavsiye ederek, sizleri efendimizin on nasihatini okumaya ve yaşamaya davet ediyoruz.
1) Besmele
Resulullah (sav) buyurdular:
"Besmelesiz başlanan her iş, hiçbir netice vermez"
"Herhangi bir müşkül ve güçlüğe rastlarsan Allah’ın ismini an, besmele çek; "Bismillahirrahmanirrahim ve lâhavle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyilâzîm" cümlesini tekrarla. Allah, seni her musibetten ve belâdan kurtarır"
2) Hamd ve şükür
Resulullah (sav) buyurdular:
"Elhamdülillah: Allah'a hamdolsun" demek, en büyük teşekkürdür. Bunu söylemeyen şükretmemiş olur.
3) Salâvat-ı şerife
Resulullah (sav) buyurdular:
"İsteklerin olmasını isteyen bana çokça salât ve selam göndersin"
4) İman - ibadet
Resulullah (sav) buyurdular:
"Allah, ibadetsiz imanı, imansız ibadeti ve işi kabul etmez"
5) Namaz
Resulullah (sav) buyurdular:
"Namaz; küfür ile insanlık arasında bir perdedir. Onu terk edenler küfre yaklaşmış olurlar.
"iman sahibi ile imansız arasında bir fark vardır ki o da namazdır. Namazını terk eden bir iman sahibi diğerinden farksız olur"
6) Kur’an okumak
Resulullah (sav) buyurdular:
"Sizden birisi Allah ile konuşmayı ve ona yakin olmayı seviyorsa, tam bir kalp sükûneti içinde Kur'an okusun"
"Ümmetimin en makbul ibadeti bakarak Kur'an okumaktır"
7) İhlâs suresi
Resulullah (sav) buyurdular:
"Bin kere "İhlâs" okuyan bir iman sahibi kendini cehennem ateşinden kurtarmış olur"
8) Yasin-i Şerif
Resulullah (sav) buyurdular:
"Her gece "Yasin" okumaya devam eden bir kimse şehit olarak ölür"
"Bir kimse ana ve babasının yahut onlardan bir tanesinin cuma günü kabrini ziyaret edip ‘Yasin’ okusa büyük günahları affolunur"
9) Yatağa yatarken
Resulullah (sav) buyurdular:
"Yatağa yatarken önce "Bir Fatiha" sonra "Üç İhlâs" surelerini okuyan bir kimse uykusunda ölümden başka her musibetten korunmuş olur"
10) Gençler
Resulullah (sav) buyurdular:
"Allah, genç tevbekarları sever"
"Gençliğini taat ve ibadet yolunda harcayanları Hak Teâlâ çok sever"
"Gençliğinde ibadet edenlerin; ihtiyarlığında ibadete başlayanlar üzerindeki üstünlüğü; halka nazaran peygamberlerin üstünlüğü derecesindedir"
"Allah; genç yaslarında ibadet edenleri meleklerine göstererek sevincini ilan eyler"
"Cenab-ı Hakk’ın indinde tevbekar gençlerden sevgili bir şey yoktur"
Şeytan kendini ve yöntemlerini anlatıyor;
Peygamber Efendimizin şeytanla konuşması
Muaz bin Cebel (ra) rivayet ediyor: Bir gün Resulullah (sav) ile beraberdik. Ensar’dan birinin evinde toplanmıştık... Tam sohbete dalmışken, dışarıdan bir ses geldi: "Ev sahibi... İçindekiler... Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var, görülecek bir işim var."
Bunun üzerine, herkes Resulullah (sav) efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orada ve her zaman büyük efendimizdi... İzin ondan çıkacaktı. Resulullah duruma vakıf oldu ve "Bu seslenen kimdir, bilir misiniz" buyurdu. Biz hep birden söyledik: "En iyi bilen Allah ve Resulü’dür." Bunun üzerine Resulullah (sav) efendimiz: "O, lâin İblistir. Allah’ın laneti onun üzerine olsun" buyurunca, Hz. Ömer "Ya Resulullah, bana izin veriniz onu öldüreyim" dedi. Resulullah efendimiz bu izni vermedi, şöyle buyurdu: "Dur ya Ömer, biliyor musun ki, ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir. Öldürmeyi bırak..." Sonra da şöyle buyurdu: "Kapıyı ona açın gelsin. O, buraya gelmek için emir almıştır. Diyeceklerini anlamaya çalısınız, size anlatacaklarını dinleyiniz."
Bundan sonrasını ondan dinleyelim; yani raviden. Şöyle anlattı: "Kapıyı ona açtılar. İçeri girdi ve bize göründü. Bir de baktık ki şekli su: Bir ihtiyar, şaşı, aynı zamanda köse, çenesinde altı ya da yedi kadar kıl sallanıyor, at kılı gibi. Gözleri yukarı açılmış. Kafası büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da bir manda dudağına benziyordu. Sonra söyle bir selam verdi: "Selam sana Muhammed; selam size ey cemaat-i Müslimin."
Onun bu selamı üzerine Peygamber efendimiz şu mukabelede bulundu: "Selam Allah’ındır ya lâin." Sonra ona şöyle buyurdu: "Bir iş için geldiğini duydum. Nedir o iş?"
Şeytan şöyle anlattı: "Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı, mecburen geldim."
Resulullah Efendimiz: "Nedir o mecburiyet” diye sordu. Şeytan anlattı: "İzzet sahibi Rabbin katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki: "Allah Teâlâ sana emir veriyor; Muhammed’e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve âdemoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını bir bir söyleyeceksin ona. Sonra o; ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra... Allah Teâlâ buyurdu ki; "Söylediklerine bir yalan katarsan, doğruyu söylemezsen... Seni kül ederim; rüzgâr savurur. Düşmanların önünde seni rüsvam ederim." İşte böyle ya Muhammed, o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur."
Bundan sonra, Resulullah (sav) efendimiz şöyle sordu: "Mademki sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat; halk arasında en çok sevmediğin kimdir?”
Şeytan şu cevabı verdi: "Sensin ya Muhammed. Allah’ın yarattıkları arasında senden daha çok sevemediğim kimse yoktur. Sonra, senin gibi kim olabilir ki?"
Resulullah Efendimiz sordu: "Benden sonra en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?"
Şeytan anlattı: "Muttaki bir gence ki... Varlığını Allah yoluna vermiştir."
Bundan sonra soru cevap aşağıdaki şekilde devam etti. Resulü Ekrem efendimiz sordu, şeytan anlattı:
- Sonra kimi sevmezsin?
- Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan âlimi...
- Sonra?
- Sabırlı olan fakiri ki; ihtiyacını hiç kimseye anlatmaz. Halinden şikâyet etmez.
- Sonra kim?
- Şükreden zengin.
Resulullah (sav) Efendimiz bu defa konuyu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu:
- Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur?
- Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.
- Neden böyle olursun ya lâin?
- Çünkü bir kul, Allah için secde edince bir derece yükselir.
- Peki, ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun?
- O zaman da bağlanırım. Ta onlar iftar edinceye kadar.
- Peki, ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun?
- O zaman da çıldırırım.
- Peki, ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun?
- O zaman da eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.
- Peki, ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır?
İste o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline ve beni ikiye böler.
Resulullah (sav) efendimiz sebebini sordu: “Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre?”
Bunun üzerine İblis: “Onu da anlatayım, dedikten sonra anlatmaya başladı: Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki: 1- Allah Teâlâ, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler. 2- O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3- Allah Teâlâ, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar. 4- Allah Teâlâ, belayı, sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.”
Bundan sonra Resulullah (sav) efendimiz ashabı hakkında ona bazı sorular sordu: “Ebu Bekir için ne dersin?”
İblis buna su cevabi verdi: “O bana, cahiliyle devrinde bile itaat etmedi. İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?”
- Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin?
İblis buna su cevabi verdi: “Allah’a yemin ederim ki; her gördüğüm yerde ondan kaçtım.”
- Peki, Osman b. Affan için ne dersin?
- Ondan utanırım. Hem de çok... Nasıl ki, Rahman’ın melekleri de ondan utanırlar...
- Peki, Ali b. Ebu Talib için ne dersin?
- Ah, onun elinden bir kurtulsam... O, kendi başına kalsa, ben de kendi başıma kalsam... O, beni bıraksa... Ben de onu bıraksam... Ben onu bırakırım ama o beni bırakmaz.
Resulullah (sav) efendimiz yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar da kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu: “Ümmetime saadet ihsan eden; seni de ta, belli bir vakte kadar saki kılan Allah’a hamdolsun.”
Resulullah Efendimizin bu cümlesini duyan lâin İblis söyle dedi: “Heyhat, heyhat... Ümmetin saadeti nerede? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın? Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi görmez ve bilmezler. Beni yaratan ve kıyamet gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki; onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve âlimlerini... Ümmilerini ve okumuşlarını... Facirlerini ve âbidlerini... Hâsılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat... Allah’ın halis kullarını... Evet, bunları azdıramam.”
Bunun üzerine Resulullah (sav) Efendimiz sordu: "Sana göre ihlâs sahibi olan muhlis kullar kimlerdir?"
Bilmez misin? Ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever. O Allah için bir ihlâsa sahip değildir. Bir kimseyi görsem ki; dirhemini ve dinarını sevmez; övülmekten hoşlanmaz; bilirim ki o ihlâs sahibidir. Hemen onu bırakır, kaçarım. Bir kul, malı ve övülmeyi sevdiği sürece; kalbi de dünyaya bağlı kaldığı müddetçe, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki, mal sevgisi, büyük günahların en büyükleri arasındadır. Bilmez misin ki, ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.”
İblis anlatmaya devam etti: “Ya Muhammed, bilmez misin? Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra... O her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmini ulemaya gönderdim. Bir kısmini gençlere yolladım. Bir kısmını da, evliyalara saldım. Bir kısmını da, ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince; aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince... Onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da âbidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahitlerin… Onlar, bunların yanına girer, halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne, hep dolaşıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki, baslarla, sebeplerden herhangi birine sövmeye...
İşte böylece, onlardan ihlâsı alırım. Onlar, bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlâssız yaparlar gayri. Ama asla bu hallerinin farkında olamazlar.