Posted by ahmetturkan
at 06:29 AM on April 13, 2009
|
|
Vakti
zamanında ömrünü eşkıyalıkla geçirmiş bir adam varmış. Şanı etrafa o
kadar kötü yayılmış ki, herkesin ondan ödü koparmış. Çünkü adamın
astığı astık, kestiği kestikmiş. Kervan soyar, yol keser, karşı
çıkanları da bir çırpıda gık demeden öldürürmüş. Kabadayı mı kabadayı!
Zalim mi zalim! Şimdiye dek kaç kişi öldürdüğünü kendisi de bilmezmiş
ama, çevresindeki yakın adamları saymışlar, tam 40 kişiyi katleden bir
cani imiş bu.
Gel zaman git zaman, bu eşkıyamız, her nasılsa
çok bilge, çok alim ve fazıl bir Veli ile karşılaşmış. Sohbetten o
kadar etkilenmiş, işlediği günahlardan o kadar pişman olmuş, vicdanı o
derecede rahatsız olmuş ki Veli'nin ellerine sarılıp yüce Allah'tan
nasıl af ve mağfiret dileyeceğini sormuş. Veli ona şunları öğütlemiş:
"Bak
evlat, görüyorum ki pişmansın, günahlarının affını istersin. Al şu
elimdeki kuru bastonu, şehrin girişindeki kaleden çık, yolda az ilerde
bir dere göreceksin. Bu dereyi geçip de şehre girmek isteyen yolculara
bir çorba ikram et. Değişik yörelerden gelen kervanlar göreceksin.
Onları hiç değilse bir çorba ile hoşnut edebilirsen ne mutlu sana.
Umulur ki günahların af edilir ve sen de böylece huzura kavuşmuş
olursun."
Eşkiya bu sözleri dikkatle dinlerken bastonu da eline almış ve sormuş:
"İyi söylersin Efendimiz ama, bu bastonu ne yapacağım?" Veli uzun uzun gülmüş.
"Bu
kurumuş bastonu o dere kenarındaki toprağa dik. Eğer baston yeşerir ve
yapraklarla bezenirse, o zaman sen de melaikeler gibi masum olursun."
demiş.
Eşkiya aynen Veli'nin dediklerini uygulamış. Gitmiş o dere kenarına, bastonu dikkatle toprağa gömmüş ve beklemeye başlamış.
Gerçekten
şehre gelen kervanlar, dere kenarında mola verirlerken, eşkıyamız
onlara yalnız çorba değil yiyecek içecek de verir, hal ve hatırlarını
sorar, bir güzel ağırlarmış. Yoldan geçen atlı veya arabalı yolcuları
indirir, ikramda kusur etmez, hatta direnenleri bile zorla durdurur ve
çorba içirirmiş.
Aradan
yıllar ve yıllar geçmiş. Ama gel gör ki, baston öylece kupkuru durup
duruyor. Ne yeşil bir tomurcuk ve ne de kıpır kıpır canlı bir yaprak!
Günlerden
bir gün eşkıya, her zamanki gibi yolcu beklerken bir süvarinin şehre
doğru hızla yaklaştığını görmüş. Hemen yol kenarına çıkıp atlıyı
durdurmak istemiş. Yolcu da iri kırım, dev gibi bir adammış. "Ne
istersin benden?" diye çıkışmış.
Eşkıya, "Hele dur biraz
dinlen, sana bir ikramda bulunayım, yorgunsun, bir kase çorba iç öyle
yoluna git." demiş ama nafile. Yolcu hiç oralı değil, "acele işim var"
deyip, atını sürüp oradan uzaklaşmak istemiş.
Aralarında itiş kakış sürerken atlı yolcu, eşkıyayı yere düşürüp, dört nala atını sürüp oradan uzaklaşmış.
Eşkıya
bunun üzerine öfkelenmiş. "Şimdiye kadar 40 kişiyi vurdum, sayı ha 40
olmuş, ha 41" demiş ve tabancasını çıkarıp hızla giden atlıyı arkadan
vurup öldürmüş.
O hiddetle atın yanına yaklaşıp, adamın
ceplerini karıştırırken bir mektup bulmuş. Zarfı açıp içindekini
okumuş. Meğer adam, şehirde herkesin sevip saydığı bir kişiyi bulup onu
öldürmek niyetindeymiş. Mektupta bu adamın açık adı ve adresi de
yazılıymış.
Eşkıya cesedi yoldan kaldırmış ve düşünceli
düşünceli dere kenarına dönerken bir de bakmış ki, o kupkuru baston,
yemyeşil yaprakları ve rengarenk çiçekleri ile karşısında durmuyor mu!
Ölü Köpeğin Dişleri adlı kitaptan alıntıdır.